BÖLÜM 2 : TÜRKİYE’DE TARIM VE TARIM POLİTİKASI
İstemi Parman 06.05.2022
1. GİRİŞ
Dünya nüfusu ile birlikte Türkiye’nin nüfusu da hızlı bir şekilde artmaktadır.
Günümüzde, misafirlerimizle birlikte 90 milyon’a yaklaşan nüfusumuzun çok
uzak olmayan bir dönemde 100-110 milyon’a çıkması olasıdır. Bu nüfusu
beslemek ve önemi giderek artacak olan gıda tedariki sorunları ile
karşılaşmamak amacıyla ve ayrıca, sadece günümüzü değil geleceğimizi de
ipotek altına sokmamak için en azından kendimize yetecek kadar üretim
yapmamız zorunludur. Yeterli üretim yaparak, özellikle hassas ürünlerde,
ithalata mecbur kalmamak ilk hedeftir. Ayrıca, ithalat yapmadan bir miktar da
ihracat için üretirsek, devamlı açık veren dış açığımızın azalması için küçük nir
katkı da sağlanmış olur. Kıt dövizimizi tarım ürünleri ithalatına harcamamalı,
tarımdan döviz geliri de elde etmeye çalışmalıyız.
Ülkemiz toprakları ve iklimi, iç tüketim ve ihracat için yeterli miktarda çok
çeşitli ürün üretme olanağını veriyor. Bu açıdan dünyanın tarıma en uygun
bölgelerinden birinde yaşadığımız için şanslıyız.
2. NASIL BİR TARIM POLİTİKASI
Tarım politikamızın en önemli hedefinin günümüzde ve gelecekte gıda
güvenliğini sağlamak olduğu ve bunun için tarım üretimimizin mümkün olan
en yüksek miktarlara çıkarılması gerektiği kuşkusuzdur. İkinci hedef ise tarım
ürünü ithalatımızı en aza indirmek ve bu arada ihracatımızı da arttırmaktır.
Tarımda, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, dönemin olumsuz koşullarına
rağmen, kaydedilen başarıların devamını sağlayabildiğimiz söylenemez. Kaldı
ki, bugün ülkemiz o döneme göre, hem ekonomik, hem de bilgi birikimi ve
insan gücü açısından çok daha fazla imkâna sahiptir. Ancak 60-70 yıldır tarım
önemsenmemiş, arka plana itilmiş, bütüncül bir gelişme planlaması olmadan,
parça parça sağlanan ve çoğu zaman yetersiz ve sadece günlük kararlarla
uygulanan desteklerle, hemen herkes tarafından eleştirilen bugünkü duruma
gelinmiştir.
Bu çerçevede, yeni bir beyaz sayfa açılarak tarım politikamızın günün
koşullarına uygun yeniden düzenlenmesine mutlak ihtiyaç vardır. Tarım
teknikleri konusunda yeterli bilgim olmadığı için, ürün çeşitleri, üretim
teknikleri, su kullanımı, gübre çeşidi, verimliliğin arttırılması gibi hususları
uzmanlara bırakarak, bu yazıda sadece bazı bilgileri hatırlatmak ve bazı
konularla ilgili düşünce ve değerlendirmelerimi açıklamak istiyorum. Bu
çerçevede, eksiklerin tamamlanacağı ve yanlışların düzeltileceği kuşkusuzdur.
Verilerde büyük farklılıklar olması halinde doğal olarak görüş ve projeler de
de değişebilecektir. Bu arada, yazımızda belirtilen ürün ve rakamların
denklemde değişmesi durumunda düşüncemizin temel yapısının
etkilenmeyeceğini de belirtmek gerekir.
Tarım, birçok kişi tarafından algılandığı gibi, sadece tarım değildir ve
doğrudan veya dolaylı olarak birçok sosyal ve ekonomik alanı yakından
etkilemektedir. Tarıma öncelik verilmesi, sanayii ve diğer bazı faaliyetleri
engelleyici veya kısıtlayıcı değil, tam tersine sözkonusu faaliyetleri tetikleyici
ve geliştirici bir rol oynamakta ve kalkınmaya ve milli gelir artışına büyük
destek sağlamaktadır. Nitekim, 2. Savaş sonrası Avrupa ülkeleri tarıma önemli
destek verdiler ve tarım ürünü fiyatlarının yüksek olması politikasını izlediler.
Çiftçinin geliri ile birlikte, tarım ilacı, aşı, gübre, traktör ve çeşitli ziraat
makinelerine de talep artmış ve bu durum konuyla ilgili sektörlerde doping
etkisi yaratmıştır. Diğer taraftan, sözkonusu sektörlerdeki gelişmelerin de
tarımsal üretime büyük katkıları olduğu yadsınamaz. Bu nedenle tarım
politikalarının tekil olarak değil, hem kendi içinde, hem de sanayi ve hizmet
sektörleri üzerindeki olumlu etkisi nedeniyle, ülke ekonomisi açısından
bütüncül bir çerçevede değerlendirilmesi ve planlanması gerekiyor.
Tarımla ilgili mevzuatımız da oldukça geniştir. Daha eski olanların tümünü
saymadan son dönemlerde çıkarılan, 31.7.98 tarihli Mera yönetmeliği, 4572
sayılı Tarım Satış kooperatifleri ve Birlikleri Hakkında kanun, 5403 sayılı
Toprak kanunu ve Arazi Kullanım kanunu ve 5488 sayılı Tarım kanunu,
bunlardan sadece bazılarıdır.
Sözkonusu kanunlarda yer alan ve en sonuncusu, AB’ne tam üyelik yaklaşımı
ve AB Ortak Tarım Politikasına uyum çerçevesinde kabul edilmiş olan tarım
kanununun, tarımımızla ilgili tüm alanlara ilişkin hükümleri kapsadığı
görülüyor. Buna karşılık, bu hükümlerde öngörülen hususların tamamlanarak,
hedeflerin gerçekleştirilmesi için gerekli mevzuat tamamlanamamış ve mesela
kanunun 21. maddesinde belirlenen, tarım sektörüne GSYH nın %1’i oranında
destek verilmesi hükmüne rağmen, 2022 yılı için bütçede, sözkonusu oranın
ancak yaklaşık 1/3’ü kadar ( 80 milyar yerine 26+2=28 milyar TL ) bir oran
öngörülmüştür. Bu durumun, 2006’lardan sonra AB adaylık sürecinin
durağanlaşmasından ve uyum çalışmalarından uzaklaşılmasından
kaynaklandığı açıktır. Oysa, tarım sektörünün AB ile ilişkilerimizde temel
başlıklardan biri olduğu biliniyor.
3. EN ÖNEMLİ KONU : GIDA GÜVENLİĞİ VE GIDAYA ERİŞİM
Son 30 yılda toplam tarım alanlarımızın % 10 dan fazla azalarak 38 milyon
hektara, ekilebilir arazilerin ise son 5 yılda 25 milyon’dan 21 milyon hektara
inerek 4 milyon hektar azaldığı hesaplanıyor. Sözkonusu 4 milyon hektarın 1
milyon’u ekimden vazgeçilen buğday tarlalarından oluşuyor. Durum ciddidir
ve ciddi yapısal tedbirler alınmaz ise, olumsuz gelişmelerin devam edeceği
kuşkusuzdur. Bu azalışın yanı sıra nüfusun da hızla çoğalması sonucu kişi
başına tarımsal arazi de 0.76’dan 0.6 hektar’a kadar inmiştir. Doğal olarak da
özellikle bazı hassas ürünlerin üretim/tüketim dengesi bozulmuş, bugün için
başta buğday, arpa, ayçiçeği, mısır, mercimek, fasulye, et, canlı hayvan,
hayvan yemi, küspe v.s ithalatı zorunlu hale gelmiştir. Gerekli tedbirler
alınmaz ise, yarın sözkonusu ürünlerin ithal miktarları artacak, belki de bu
ürünlere ilaveten, şeker, zeytin, zeytinyağı v.s. başka ürünleri de ithal etmek
durumunda kalacağız. Kaldi ki, petrolümüz, gazımız, özetle 100 milyonu
beslemek için yeterli dövizimiz de yok. Üretim azalmasının ikinci bir nedeni
ise, çiftçilerimizin bir kısmının, girdi maliyetlerinden dolayı zarar etme
endişesiyle arazisinin bir bölümünü ekmekten vazgeçmesi veya girdi
fiyatlarının yüksekliği nedeniyle, örneğin yeterli gübre kullanılmayarak
verimliliğin düşmesine yol açılmasıdır.
Bu gibi nedenlerle, doğal olarak ortaya çıkan üretim yetersizliği ithalatı
zorunlu hale getiriyor ve bu da döviz kaybı, tarımda istihdamın azalması gibi
sorunlara yol açıyor. Bu çerçevede, buğday, ayçiçeği, ayçiçeği yağı, mısır,
pamuk, bakliyat, et, canlı hayvanlar gibi temel ve hassas ürünlerde, 2022
yılında yaklaşık 10 milyar dolar ithalat yapmak zorunda kalıyoruz. Sözkonusu
ürünleri yurtiçinde sağlayarak uzun vadede, gıda güvenliği sorunu yaşamamak
ve ayrıca döviz kaybına uğramamak için :
– Ekilebilir tüm arazilerin ekilmesini sağlayacak politikalar uygulanmalı,
– Özellikle en verimli olanlar dahil, tarım arazilerinin tarım dışı ( Turizm,
konut, gereksiz sanayi bölgeleri gibi ) amaçlar için kullanılması yasaklanmalı,
tarımsal alanların küçülmesi engellenmeli,
– Tarım arazilerinin yabancılara satışına kesinlikle izin verilmemeli,
– Tarım ürünü ithalatına sadece zorunlu ve özel durumlar nedeniyle üretim
açığı oluştuğunda başvurulmalı,
– Bu çerçevede, korumacılık DTÖ kurallarına uygun yöntemlerle yapılmalı,
ikili ticari ilişkilere zarar verilmemeli ve ithalatta özellikle ülke içinde üretilen
ürünlere doğrudan veya ikame yoluyla zarar vermeyecek ürünler seçilmeli,
– Temel ürünlerde destekleme fiyatları, çiftçilerimize adil ve yeterli bir
gelir sağlayacak,“maliyet+kâr” sistemi uyarınca saptanmalı, –
Çiftçinin tüm ürününe belirli fiyattan satın alma garantisi verilmeli, piyasa
fiyatı daha yüksek oluşursa aradaki fark çifçiye ödenmeli, –
Özellikle hassas ürünlerde, eşik fiyat ve fark giderici vergi gibi uygulamalarla
tarım ürünleri ithalatı cazip olmaktan kesinlikle çıkarılmalı, üretici dış
rekakabetten korunmalı, ucuz dış fiyatlar nedeniyle zarar etme tehlikesi ile
karşı karşıya bırakılmamalı,
– Üretici, ürününü daha önce belirlenmiş fiyatlardan satacağına, bedelini
zamanında alacağına, yeterli ve uygun kredi sağlayacağına, sel, kuraklık gibi
doğal afetlerle karşılaştığında devletten yeterli yardımı alacağına, sigorta
sistemleriyle korunacağına inandırılmalıdır.
Çiftçimiz, yeterli ve uygun bir gelir düzeyine ulaşacağına inandığı taktirde,
geleceğinden emin olacak, arazisine sahip çıkacak, tüm çabasını üretimini
arttırmaya sarfedecektir. Kurulacak sistemle üreticiler, ne kadar çalışır, özen
gösterir ve verimliliği arttırıp daha çok ürün elde ederse gelirini o kadar
artacağına, ekim dönemi öncesinde tereddüt duymadan inanmalı,
inandırılmalıdır. Kendimize yeterli bir üretim seviyesine ulaşmak ve gıda
güvenliğimizi sağlamak için başka bir yöntem olmadığını düşünüyorum.
Ana hatları yukarıda belirtilen tüm konuların gerçekleşmesi için, ürün çeşidi,
mekân ve zamana göre farklı uygulama ve desteklerle ilgili ayrıntılı
çalışmaların gerektiği kuşkusuzdur. Bu hususlar bugüne kadar uygulanan
veya uygulanmış olması gereken bilinen yöntemlerdir.
Öte yandan, sözkonusu politika ve uygulamalarda, hangi ürünün, hangi bölge
veya havzalarda, en verimli ne miktarlarda üretileceği planlanmalı ve
destekler öngörülen plana ve ekim alanı büyüklüğüne göre ayni olarak
sağlanmalıdır. Bu suretle, bazı temel ürünlerde üretim açığı oluşurken, başka
bazı ürünlerdeki aşırı üretim nedeniyle piyasa koşullarının bozulmasına,
çiftçinin zarar etmesine ve kaynak israfına da engel olunabilir.
Üretim planlamasını üreticilerimizin tek başlarına yapmaları imkansızdır.
Planlama yapılırken yerel politikaların etkisi altında kalınmamalı, bilim ve
uzmanlık ön planda tutulmalı, kooperatif ve kurumlar bu hususları sağlayacak
şekilde oluşturulmalı ve mevcut olanlar yeniden düzenlenmelidir. Öte
yandan, piyasa oluşması ve pazara ulaşım gibi üretime doğrudan veya dolaylı
katkı yapan hususlar dışındaki faaliyet alanları en aza indirilmeli, üretici ve
tüketici arasındaki tedarik zinciri halkaları eksiltilmeli ve fiyat oluşumu
doğrudan gerçek arz talep durumuna göre oluşturulmaya çalışılmalıdır. Bu
arada, yeterli sayıda uygun stoklama (silo, soğuk hava deposu vs.) alanı inşa
edilmeli, üretici ve tüketicinin ortak çıkarlarının korunması için mevsimlik iç
piyasa dengesizlikleri en aza indirilmelidir.
Bu hususların gerçekleştirilmesi için yeni bir tarımsal planlama ve uygulama
modeline ihtiyaç vardır.
4. YENİ YÖNETİM, PLANLAMA VE TEŞKİLATLANMA ÖNERİSİ
“ULUSAL TARIM KONSEYİ” (UTK) kurulmalı,
UTK Tarım “anayasası”ve buna göre politikaları oluşturmak, temel kararları almak, yıllık tarım bütçesinin ilgili
kurumlar arasında dağılımını yapmak, tarımsal kurumların ahenkli çalışmasını
sağlamak, kurumları denetleme sistemini oluşturmak ve en önemli olarak
planlanan üretim ve tüketim hedeflerinin tutturulmasını gözetmekle görevli
olmalıdır.
Konsey’in tarım ekonomisiyle ilgili kararları, “ TARIMSAL PLANLAMA
TEŞKİLATI”(TPT) tarafından hazırlanacak 5’er yıllık uzun ve 1 yıllık kısa vadeli
planlara dayanarak alınmalıdır. TPT, kurulursa genel ülke Planlama
Teşkilatının bağımsız bir bölümü olarak veya başka bir statüde kurulabilir.
Verimliliğin arttırılması, uygun gübre, tarımsal ilaç, tohumların ürün
çeşitlerine, genel ve bölgelere göre seçimi, tohum islahı, bitki ve hayvan
hastalıkları ile mücadele, tarım eğitim kurumları ve tarımla ilgili tüm teknik
çalışmaları yapmak, çalışmalarını TTP’ye iletmek ve yetkisi dahilindeki
kararları almak üzere “ TARIM YÜKSEK TEKNİK KURULU” (TYTK) oluşturulması
da gerekiyor.
Nihayet, teşkilatlanma konusu “TÜRKİYE TARIM YATIRIM VE DESTEK FONU”
( TYDF veya kısaca FON ) ile tamamlanmalıdır. AB sistemine benzer
yapılandırılabilecek FON’un YATIRIM bölümü, tarım sektörünü doğrudan
ilgilendiren alt yapı yatırımları alanında, DESTEK bölümü ise, ürün ve
bölgelere göre saptanacak tüm desteklerin uygulanması, desteklerin amaca
uygun uygulanmasının kontrolü, mahalli düzeyde beklenen üretimin
gözetilmesine yönelik alan çalışmaları yapmakla görevlendirilecektir. Bu
çerçevede FON çalışmalarının, merkezi yönetim adına sahaya yakın olarak
uygulanması ve yönetilmesi için, il ve/veya havza temelinde kurum veya
üreticilerin ortak olacakları bir anonim şirket kurulması şeklinde
teşkilatlanmasının daha yararlı olup olmayacağı incelenmelidir. Şirketlere
kooperatifler de ortak olabilmelidir. Bu suretle, çözümlerin bulunmasında,
anında ve yerinde hızlı müdahalelerde bulunulması daha hızlı ve kolay olacak
ve ayrıca kaynak kullanımı ve diğer hususların kontrolü de etkin olarak
yapılabilecektir. Bu suretle, il veya havza düzeyinde üretimle ilgili özel
kararların alınması, hazırlanması, il veya havza için en önemli olan ürün
ve/veya ürünlere özgün bilimsel ve teknik alt yapının oluşturulması mümkün
olabilecektir.
Sözkonusu yeni teşkilarlanma ile oluşturulacak kurumların görev ve
sorumluluklarının saptanması, yeni durumun halen ülke çapında ürün
temelinde faaliyet göstermekte olan TMO, Tarım Kredi ve sair kurumları ne
şekilde etkileyeceği, bu kurumların durumunun ne olacağı, yeni sistem içinde
devam ederlerse nasıl yapılandırılacakları gibi hususlarla ilgili en uygun
yönteminne olacağı ayrıca araştırılmalıdır. Kişisel kanım, günümüz koşullarına
uymakta zorlanan tüm kurumlarının, bütüncül bir sistem içinde yeniden
kurgulanmasıdır.
Tüm bu kurum ve kuruluşların yöneticilerinin, kimlerden oluşacağı,( kişilerin
değil göreve en uygun kişisel niteliklerin saptanması suretiyle) ne şekilde
atanacakları, il teşkilatlarının kuruluşu gibi hususların, zamanı gelince
karartırılacağı tabiidir. Tüm teşkilatlanmaların astarı yüzünden pahalı
olmamalı, eleman sayısı üretim miktarı ile orantılı olmalı, yönetim kadrosu
tam zamanlı olarak çalışacak personel dışında ücret almamalı, sadece şirket
kâr ettiği taktirde, belli bir miktarı geçmeyen bir pay ödenmelidir. Öte
yandan, farklı ürünlerde en yüksek verimliliği sağlayanlar, en kaliteli ürünleri
üretenler özel törenler düzenlenerek mükâfatlandırılmalı, ülke çapında
tarıma ilgi her vesileyle vurgulanmalıdır.
5. TARIM SEKTÖRÜNDE DEVLETÇİLİK VE MÜDAHELECİLİK Mİ ?
Bazı çevreler, tarımsal üretim ve tarım ürünleri ticaretine devletin müdahale
etmesinin, serbest piyasa düzeniyle bağdaşmadığını, devletçi ve müdahaleci
bir yaklaşım olduğunu iddia ederek itiraz edebilecektir. Gerçekten, Tarım
sektörü, liberalizm ve küreselleşme akımlarını ileri sürerek çıkar sağlayan
ülkelere ve şirketlere karşı, yerli üretici ve tüketici kişi ve kurumların
korumasız bırakılabileceği bir alan değildir. Bununla birlikte, tarım katı bir
devletçilik anlayışı içinde yönetilebilecek bir konu da değildir. Geçtiğimiz
yıllarda devletçi uygulamaların bazı ülkelerde tarım sektörünün çökmesine
neden olduğu biliniyor. Bu gerçek Sovyetler ve Çin tarafından görülmüş ve iki
ülke tarım konusunda yeni atılımlar yaparak tarıma büyük destekler vermişler
ve bu alanda bir ölçüde başarılı da olmuşlardır. Buna karşılık, başta ABD, AB
birçok ülke esasen uzun yıllardır tarımı yoğun şekilde yönlendirmektedir.
Sonuç olarak, orta bir yol bulunmalıdır. Günümüzün serbest piyasa ve dış
rekabet koşulları içinde, kamu yönetiminin, tarımsal planlama, destek ve
yönlendirme gibi alanlarda tarıma müdahale etmesinin zorunlu olduğu
açıktır. Tarım politikası, bir dönem Mustafa Kemal’in öngördüğü ve uyguladığı
gibi, akılcı ve pragmatik bir şekilde yönetilmelidir.
Esasen, daha önce de belirtildiği gibi, liberalizm ve küreselleşmenin sözcüsü
durumundaki gelişmiş ülkelerin tümü tarımsal üretime bir şekilde müdahele
ediyor. Aynı ülkelerin Tarım ürünleri dış ticaretinde de, sık sık DTÖ kurallarını
ihlal ettikleri ve itirazlara ve DTÖ’deki şikayetlere rağmen, uygulamalarını,
mümkün olduğu kadar uzun süre, devam ettirdikleri görülüyor.
Tarımla ilgili yardım, teşvik ve desteklerden sadece bütüncül tarım planlarına
uygun üretim yapan çiftçiler yararlandırılmalıdır. Doğal olarak, arzu eden
çiftçilerin kendi olanaklarıyla üretim yapmalarına herhangi bir engel yoktur.
Ancak, üretim ve tüketim arasında hedeflenen dengelerin bozulmaması için
gereken tedbirler de alınmalıdır. Bu çerçevede, FON’dan yardım alarak üretim
yapanlar için öngörülmüş fiyattan satın alma garantisi serbest üreticiler için
de geçerli olmalıdır. Her şeyden önce, temel hedefin üretim artışı olduğu
unutulmamalıdır.
Öte yandan, arazileri küçük olduğu için, yeterli üretim yapamayan düşük
gelirli çiftçilerimizin sosyal yardımlarla desteklenmesi deplanlanmalıdır.
6. ÇİFTÇİLER VE TARIM İŞÇİLERİ
Köy az sayıda insanın yerleşip yaşadığı coğrafi bir alan ve çiftçi köyde arazi
sahibi olup arazisini bizzat işleyen, tarım işçisi ise, tarımsal işletmede devamlı
veya mevsimlik olarak istihdam edilen kişidir. Ekim yapılan arazi ise tarımsal
işletme olarak adlandırılıyor. Arazisini işlemeyenlerin arazileri zorunlu olarak
kişi, işletme ve kooperatiflere kiralanmalı, bedeli belirli verilere dayanılarak
yetkili bölgesl kurum veya şirketler tarafından saptanmalıdır.
Çiftçilik köyde doğanların başka seçenek bulamadıkları için hayatlarını idame
ettirmek amacıyla mecburen yaptıkları bir iş değil, severek ve seçerek yapılan
bir meslek haline getirilmelidir. Bu ifade tarımla iştigal eden ailelerin
çocuklarının çiftçiliği ve tarım işçiliğini isteyerek seçmeleri şeklinde anlaşılmalı
bu çocuklara tarımla ilgili mesleki eğitim kurumlarında eğitimlerini
tamamlamaları için gereken destekler sağlanmalıdır.
Büyükşehir kavramı değişince köyler mahalleye dönüşmüş ve bir taraftan
Büyükşehirden hizmet alırken, Büyükşehir ve bunlara bağlı ilçeler de tarımla
ilgilenmeye, köylerde tarımsal üretimi ve doğal olarak köylü ve çiftçileri
desleklemeye başlamışlardır. Bu arada şehir/kasaba ile köy arasında ulaşım
olanaklarının da gelişmesi ile bazı sosyal değişiklikler ve ikisi arasında ölçülü
bir ekonomik bütünleşmenin ortaya çıktığını görüyoruz. Gerçekten ,
büyükşehrin köyü desteklemesi, üreticinin ve bölgenin tarımsal gelirini
arttırırken, şehirde yaşayan ve çalışanlar da bu gelişmeden kendilerine düşen
paylarını alacaklardır. Bir başka ifade ile Belediyeler Büyükşehire bağlı
mahallelilerini desteklerken aynı zamanda kentli hemşehrilerinin gelirinin
artmasına da yardımcı olmaktadır. Eskişehir ilimizdeki çalışmalar bu konuda
başarılı bir örnek olarak ilgiyle izlenmektedir.
Son dönemlerde dünya nüfusu artarken çiftçi ve tarım işçilerinden oluşan
tarımsal nüfus hızla azaldığını ve azalmaya devam ettiğini belirtmiştik. Buna
karşılık, gelişmiş ve zengin ülkelerin tarıma desteği çok daha fazla
olduğundan tarım işletmelerinin ve işçilerin geliri ve dolasıyla yatırımları ve
üretimleri de artıyor. Zengin ülkelerdeki verimlilik ve üretim artışı (büyük
arazilerde sermaye yoğun üretim) ve ayrıca ithalatta korumacı politika
uygulamaları fakir ülkelerin rekabet şansını iyice kısıtlıyor. Gelişmiş ülkelerde
tarımsal nüfustaki azalışa rağmen verimlilikteki artış sonucu üretim miktarı
artıyor. Çeşitli destekler sonucu ve uygulanan yüksek fiyat politikası nedeniyle
tarımda çalışmalara devam edenlerin geliri yükseliyor, bu arada tarımsal
bölgelerin de geliri arttığından, tarımdan ayrılanlar, bölgede yeni istihdam
olanaklarının artmasıyla, hizmet sektöründe iş bularak bölgelerinde kalarak
devam ediyor ve büyük kentlere göç etmek zorunluluğu duymuyorlar.
Dünyadaki gelişmeye paralel olarak tarımsal nüfus ülkemizde de azalıyor.
Özellikle tarımda ucuz fiyat politikası ve yetersiz destek nedeniyle tarımsal
alanda çalışmayı bırakan genç çiftçiler, gelir azlığı nedeniyle bölgelerinde yeni
iş bulamadıklarından, daha çok kazanmayı umdukları büyük şehirlere göç
ediyor. Bu nedenle, kırsal bölgelerde genellikle geriye, ekilmeyen araziler,
tarımda çalışamayacak kişiler, çocuk, kadın ve yaşlı nüfus kalıyor. Doğal
olarak tarımsal üretim artmıyor, ithalat zorunlu hale geliyor.
Ülkemizde, tarımda 4,930 milyon.(% 17), Sanayide 5,948 m.(% 21), hizmet
sektöründe 16,135 m.(% 58) ve inşaatta 1,717 m.(% 6) olmak üzere, 27,8
milyon çalışıyor.
Bu arada, göç olgusunun şehirlerin alt yapı sorunlarını büyüttüğü ve iktisaden
verimli olmayan harcamalara yol açtığını biliyoruz. Ayrıca, genel nüfus
artışının yanı sıra tarımsal üretimden uzaklaşarak şehre göç edenlerin ve
sığınmacıların katılımıyla, şehirlerde beslenmesi ve barınması gereken
kişilerin sayısında da ciddi artışlar görülüyor.
Bilindiği gibi, ülkemizde araziler miras nedeniyle bölünerek iyice küçülmekte
ve makineleşmiş üretim de yapılamamaktadır. Ayrıca işletme sermayesinin
düşük, destek ve yardımların yetersiz ve tarımsal kredilerin de pahalı olması
verimliliğin ve üretimin düşmesine yol açmaktadır. Arazilerin bölünmeden
zirai işletmelerin bütünlüğünün korunması, miras hukukumuz ve sosyal
açıdan önemlisorunlara neden oluyor. Bununla birlikte, bu konuda bazı
çabalar gösterilmesine rağmen, bir üreticinin köyün muhtelif bölgelerine
dağılmış küçük arazilerinin birleştirilmesi (toplulaştırma) çalışmaları da yeterli
olamıyor. Bu durumda, verimliliğin artması ve çiftçinin mutlu olması için
başlıca çarenin, genel bir üretim planlaması çerçevesinde, kamu tarafından
yoğun biçimde desteklenen, yaygın kooperatifleşme veya FON’a bağlı
şirketleşme modelleri olabileceği akla gelmektedir. Gerçekten, ancak bu
modelle modern tarımın gereklerinin yerine getirilmesi, tarım makinelerinin
optimum kullanılması ve en önemlisi devlet yardımlarından en uygun, etkin
ve muhtelen en ucuz maliyetle faydalanılması mümkün olabilecektir. İyi
düzenlenmiş bir sistem içinde, kooperatif üyeleri ve/veya şirket ortaklarının
çıkarlarının birleşmesi birçok açıdan yararlı olacaktır. Bu yaklaşımın, kolhoz ve
benzeri sıfatlarla engellenmeye çalışılması, ancak, ülkemiz koşullarında yeni
bir oluşumun diğerlerinden farklı olması kuvvetle muhtemeldir.
Bu arada, gelişmiş ülkelerde çiftçilerin haklarını ciddi şekilde örgütlenerek
koruyabildiklerini, ülkemiz çiftçilerinin ise, bu alanda yeterince etkili ve
haklarını korumak için yeterli siyasi baskı yapma imkânına sahip
olamadıklarını hatırlatmakla yetinelim.
7. CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA TARIMSAL KURUMLAR
Türkiye’de tarım konularına devlet ilgisi, 1867 de memleket tarım sandıkları
nizamnamesi ile başlamış, yetersiz kalınca 1898 de Ziraat Bankası kurulmuş ve
sandıklar banka şubelerine dönüştürülmüş, 1916 da Banka çiftçiye kolaylık
sağlamak, tarımın gelişmesine yardımcı olmakla görevlendirilmiştir. Daha
sonra, Cumhuriyetle birlikte, Bankaya, tarımsal işletmelere ortak olma,
tohumluk, tarım aletleri ve diğer ürün ve malzemeleri temin etmek görevi
verilmiş, 1923 te şube ve sandıkların sayısı 300’e ulaşmış,1924 te anonim
ortaklık, 1937 de ise İktisadi Devlet Teşekkülü haline getirilmiştir. Bu arada,
1932 ‘de Bankaya buğday alımı ve hububat muhafaza tesisleri kurmak işi de
verilmiştir. 1938 yılında Toprak Masulleri Ofisinin (TMO) kurulmasıyla bu
görevler TMO’ne devredilmiştir.
TMO, zaman zaman, hububatın yanı sıra, pirinç, mısır, bakliyat , haşhaş, kuru
üzüm, kuru incir, kuru kayısı ve nihayet son dönemlerde fındık gibi ürünlerle
de ilgilendirilerek farklı kurumların görev alanına girmek durumunda
kalmıştır. TMO’nde 1938- 2018 yılları arasındaki 80 yılda 42 genel müdürün
görev yaptığını okuduğumda şaşırmıştım. Ortalama 2 yıldan az görev yapan
genel müdürlerin, bu kadar çeşitli konularda bilgi sahibi olması, kalıcı
uygulamalarla sürdürülebilir bir tarım politikası için siyasi iktidarları
yönlendirmesinin mümkün olamıyacağı takdir edilecektir. Tarımımızın
bugünkü durumunun nedenlerinde biri de bu olsa gerekir.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, bir yandan hemen hemen hiçbir sanayii
olmayan ülkede, ilk sanayileşme adımları atılırken, öte yandan tarıma ve
tarımsal sanayiye de büyük önem verildiği görülmektedir.
Nitekim, ilk olarak 1925 de Eskişehir’de kurulan “Tohum İslah istasyonu”
sayısı 1938’de 8’e ulaşmıştır. Son yıllarda AB’den ülkemiz iklim ve toprak
koşullarına uygun olmadığı ifade edilen pancar ve birçok ülkeden bir ekimlik,
buğday, çeşitli tohumları ithal ediyor olmamızın yukarıda belirtilen çabalarla
ne kadar büyük çelişki yarattığı açıktır. Sonuç olarak, günümüzde Anadolunun
buğday çeşitliliğini (Atalık buğday) islah ve devamlılığını sağlamanın maalesef
çoğunlukla bazı özel çabalara kaldığını gözlemliyoruz. Bu konuya ilgi
gösterilmesi ve özel çabalara gerekli desteğin verilmesinin yanı sıra, devletin
tohum islah kurumlarını üniversitelerimizle yoğun işbirliği halinde, en kısa
sürede yeniden canlandırması gerekmektedir. Bu suretle, 100 yıla yakın bir
süreden beri şeker pancarı üretilen ülkemizde, belki yanlış tohumlar
ithalinden kurtulabiliriz. Son söz : İthal tohum ve buğdayla değirmenlerimizin
sonsuza dek dönmeyeceğini, fırınların çalışamıyacağını görmemizin zamanı
gelmiş olsa gerekir.
Öte yandan, çiftçiye tohum, fidan, damızlık sağlamak üzere “Devlet Üretme
Çiftlikleri ve 1935 yılında kabul edilen yasa sonrasında kurulan “Tarım Satış
Kooperatifleri ve birlikleri”sayısı da çok hızlı bir şekilde artmıştır. Bu
çerçevede, “Tariş, Çukobirlik, Fiskobirlik, Süt Endüstrisi Kurumu, Zirai donatım
kurumu, Et ve Balık Kurumu ve Şeker şirketi ile tütün sigara ve alkollü içkiler
alanlarında faaliyet gösteren Tekel” kurulmuş, kooperatifçilik teşvik edilmiş
ve bu suretle tarımsal üretimimizin kısa sürede ciddi artış göstermesi
mümkün olmuştur.
Yukarıda sayılan çeşitli kurumların temel amacının, teknik destek ve kredi
vererek üretimi arttırmak, satış mağazaları kurarak piyasayı dengelemek,
çiftçinin üretimini uygun fiyatla satın alarak zarar etmemesini ve istikrarlı bir
gelir düzeyi elde etmesini sağlamak olduğu şeklinde özetlenebilir.
Ancak 1980 ler sonrasında uygulanan serbestleştirme ve özelleştirme
politikalarıyla, sözkonusu kurumların işlevlerini ve etkinliklerini önemli ölçüde
kaybettiklerini söyleyebiliriz.
Et ve balık kurumundan bir örnek vermek gerekirse, besicilerin ürünlerini
satın alarak hayvancılığı destekleyen, çiftçinin zarar görmemesini sağlayan,
bölgesel kesim mahallerinde, sağlık kurallarına uygun et üretip büyük
yerleşim merkezlerindeki çok sayıda satış noktası ile tüketiciye iletmek
suretiyle, hem üreticiye, hem tüketiciye yardımcı olan bu kurumu belli
yaştakiler herhalde hatırlayacaktır. Bu sistemin, bir devletçilik uygulaması
olarak değil, serbest ekonomi düzeni içinde yeterince örgütlenemeyen
çiftçilerin ve piyasada denge sağlayarak tüketicilerin haklarını korumak için
ortaya çıktığını ve 1952’de kurulduğunu da ekleyelim. Besi hayvancılığında
zarar etmemek için başlıca koşullardan biri, besleme süresinin sınırlı
olmasıdır. Bu sürenin sonunda birgün fazla yem tüketen hayvanın et
verimliliği artmamakta, buna karşılık üreticinin zararı fazla beslediği hergün
artmaktadır. Bu durumda, hayvanların zamanında kesilmesi ve et kurumunun
soğuk hava depolarında saklanarak uygun dönemde piyasaya verilerek
tüketilmesi gerekiyor. Böylece, besici zarar etmeyecek ve ayrıca az da olsa
ithal yemden tasarruf edilmiş olunacaktır. Bilindiği gibi, dünyanın her tarafına
sevkedilen Arjantin ve Avustralya kesim tarihinden aylar sonra
tüketilmektedir. Esasen ülkemiz de zaman zaman bu tür etlerin ithali
yapılmaktadır. Bu uygulamanın besi hayvancılığı için önemli bir destek
olacağına kuşku yoktur. Yeteri kadar soğuk hava depomuzun olup olmadığını
ise bilemiyorum. Öte yandan, aynı yöntemin, teknik bir engel yoksa, kümes
hayvanları için de uygulanabileceği akla geliyor. Bu suretle her iki sektörde
piuyasanın üretici ve tüketici açısından istikrarlı hale gelmesi mümkün
olabilecektir.
Diğer taraftan, et ve kurulursa kümes hayvanları kurumlarının, besi
döneminde üreticilerin yem, elektrik, su ve sair ihtiyaçlarını uygun koşullarda
temin ederek desteklemesi gerektiği kuşkusuzdur. Bu arada, serbest üretici ve
tüccarların faaliyetlerine istedikleri gibi devam edecekleri tabiidir.
Bir dönem olduğu gibi, kendimize yeterli üretim yapmak, ihracatı arttırmak,
ithalatı en aza indirerek, üreticiyi desteklemek ve tüketiciyi bir ölçüde de olsa
rahatlatmak gibi çok amaçlı işlevler gören sözkonusu kurumların, tabii güncel
koşullara uydurulmak veya yeniden yapılandırılmalarının ve hayatiyetlerini
yeniden kazanmalarının gerekli olduğunu düşünüyorum.
8. TEKNOLOJİ VE EĞİTİM
Tarımın çok önemli olduğunu kabul etsek de, özellikle son 150 yılda, tarım
alanında kaydedilen teknik gelişmelerin, başta sanayi ve tıp olmak üzere diğer
birçok alanda gerçekleştirilenlere nazaran çok daha az ve yetersiz olduğunu
gözlemliyoruz. Kanımca bunun 2 temel nedeni var : tarım sektörü doğrudan
tabiat kanunlarının etkisi altındadır ve bu kanunların doğal işleyişini
değiştirmek ise hem çok zordur, hem de bu alanda yapılan çalışmalar çoğu
zaman yanlış ve hatta yaşamımız için tehlikeli olabilecek sonuçlar
vermektedir. Bitki ve hayvan sağlığı konusunda bazı olumlu adımlar atıldığı ve
bu uygulamaların hayvan varlığının çoğalması ve bitkisel üretimin artmasını
sağladığı kuşkusuzdur. Bununla birlikte, sözkonusu artışın, aşırı ölçüde tarım
ilacı ve hormon kullanımı ile bitki ve hayvanların genetiği ile oynanarak elde
edildiği de yadsınamaz. Bu yöntemlerin uzun vadede ne gibi sonuçlar
vereceğini ise henüz bilemiyoruz. Ayrıca yanlış uygulamaların doğal yaşam
üzerinde yapabileceği olumsuzlukların da dikkatle izlenmesi ve kontrol altında
tutulması gerekiyor.
Öte yandan, insanların yerleşik düzene geçtiğinden bu yana, binlerce yıldan
beri atalarından gördükleri geleneksel metodlarla üretim yaparak hayatta
kaldıklarını ve kendi gıda ihtiyaçlarının yanı sıra başkalarını da beslediklerini
görüyoruz. Bu durum çiftçiliğin üretimle ilgili yenilikleri kabullenmelerini
güçleştiriyor. Bu nedenle modern yöntemlerle üretim yapan, büyük tarım
işletmeleri dışında dünyanın birçok yerinde küçük çiftçi ve köylü nüfus tutucu
ve muhafazakâr olarak nitelendiriliyor.
Doğudan batıya, kuzeyden güneye tüm vatan sathına yayılmış 20 kadar ziraat
fakültemizin, havzalara göre ürün temelinde uzman yetiştirmeyi
hedeflemesinin eğitim programını buna göre düzenlemesinin büyük önem
taşıdığı kuşkusuzdur. Muhtemelen böyle olduğunu tahmin etmekle beraber,
tarımsal eğitimle ilgili bazı amatör düşüncelerimi, ilgili hocalarımızdan özür
dileyerek, aşağıda iletiyorum :
– Her fakültenin, tarımla genel bilgileri içeren eğitim vermesi doğaldır.
Bunun yanı sıra, öğretim üyelerinin ve öğrencilerin, hiç değilse bir kısmının,
bölgede en çok üretilen ürün veya ürünler konusunda uzmanlaşmaları
sağlanmalı, AR-GE çalışmaları bölge ürünleri konusunda yoğunlaştırılmalı ve
ziraat mühendislerinin sözkonusu ürünlerin kalitesinin ve verimliliğinin
arttırılması için yaptıkları çalışmalar ödüllendirilmelidir.
– Aynı ürün veya ürünler farklı bölgeler için de önemli ise, bu ürünler
temelinde ve özellikle, tarımsal ilaçlar, genetik konular, verimlilik, su
kullanımı, bitki ve hayvan sağlığı gibi alanlarda yapılan AR-GE çalışmaları etkin
şekilde koordine edilmeli ve paylaşılmalıdır.
– Bu alanlardaki çalışmalar, üniversitenin kimya, veterinerlik, makine gibi
bölümleriyle ortak yürütülmeli, ülkemizin farklı bölgelerinin ihtiyaçlarına
çözüm getirecek uygulamaların bulunması teşvik edilmeli, önemli buluşlar
ödüllendirilmeli, her yıl yapılacak törenlerle kamuoyunun da ilgisi
çekilmelidir,
– Devlet, sözkonusu çalışmaların sağlıklı yürütülmesi için üniversitelere,
Tarımsal Destek ve Yönlendirme Fonundan (TDYF), gerekli desteği
sağlamalıdır,
– Fakülteler, ziraat yüksek meslek okulları ve meslek liseleri ile bölgesel
çiftçi kuruluşları, kooperatifler ve çiftçiler arasında, bölgeye özel ürünlerle
ilgili işbirliği ve ortak çalışmalar özendirilmelidir,
– Tarım ve Eğitim bakanlıkları ve YÖK arasında işbirliği yapılarak, Ziraat
mühendisi, teknisyen ve uzmanların öğrencilik dönemlerinde ilgili işletme ve
kurumlarda staj yapmaları zorunlu kılınmalı ve mezuniyet için staj yapmış
olma şartı olmalı ve mezun olanların tercihli olarak işe alınmaları sağlanmalı,
tarım meslek liselerinde tarımın içinden gelen çiftçi çocuklarına öncelik
verilmelidir,
– Her yıl özel sınavlarla seçilecek, belli sayıda öğretim üyesi, eğitim elemanı,
uzman, teknisyen ve öğrenci, eğitim ve staj yapmak, çalışmak, geleneksel
ürünlerimiz konusunda yeni ve farklı üretim tekniklerini öğrenmek ve
Türkiye’de üretilmeyen ürünler konusunu incelemek için, ülkemiz iklim ve
toprak değerlerine sahip, dış ülkelere gönderilmeli, dış ülkelerdeki çiftliklerde
çalışarak bilgilerini arttırmaları için destek sağlanmalıdır.
– Ülke koşullarına ve bitki türlerine uygun gübre ve tarımsal ilaçlarla,
hayvancılık aşı ve ilaçları üretimi konularında çalışacak ve bir Tarım Yüksek
Teknoloji Enstitüsü (TYTE) kurulmalıdır. Enstitü, AR-GE çalışmaları yapmak ve
başka kurumların çalışmalarını da değerlendirmekle de görevlendirilmelidir.
– Ziraat fakültelerimizin dış eğitim kurumları ile ilişkilerini geliştirmeleri,
yeni teknolojileri yakından izlemeleri için gerekli maddi olanaklar
sağlanmalıdır.
9. HASSAS ÜRÜNLER
Tarım sözkonusu olduğunda en çok ve önemle üzerinde durmamız gereken
konuların başında, “temel gıda ürünleri” (“hassas ürünler”) gelmektedir. Bu
ürünlerin beslenmemiz için yararandığımız bir tarım ürünü olmanın ötesinde,
ekonomi, mali, sosyal, iç ve dış politika konularının her biri açısından ayrı ayrı
çok büyük önemi vardır ve zaman zaman bunlardan biriyle ilgili gelişmelerin
diğerleri üzerinde çk önemli etkileri olabilmektedir.
Tarım ürünlerinin bir bölümü dünya üzerindeki her toplum için “hassas” ya
da “stratejik” olarak nitelendirilir. Ürünler arasında önem sıralaması ise,
ülkelerin nüfusuna, coğrafi konumuna, ürünün ekonomik değerine, ihracat ve
ithalat değerlerine ve nihayet gıda alışkanlıklarına göre değişiklikler
göstermektedir.
Bir ülkede ekonomik değeri yüksek olduğu için birinci derecede önem taşıyan
bir ürün, başka bir ülkede önemsenmeyebilir ve örneğin toplumun gıda
alışkanlığı veya sosyal nedenlerle başka ürünler ön plana geçebilir.
Gıda güvenliği açısından, buğday, arpa, et ve canlı hayvanlar, süt ve sütlü
mamuller, mısır, ayçiçeçi ve yağı, yağlı tohumlar, bitkisel yağlar, şeker gibi
ürünler hemen tüm ülkelerde “temel gıda” olarak nitelendirilir. Bu tür
ürünlerin fiyatlarının aşırı yükselmesi ve/veya tedarik zorluklarının ortaya
çıkmasının, bir çok ülkede ciddi sosyal çalkantılara neden olduğu ve siyasi
olayları tetiklediği biliniyor. Bu konuda sadece, Rusya’da 1. Dünya savaşı
sırasında beliren gıda kıtlığı sorununun sebep olduğu ya da tetiklediği
ayaklanmanın, Çarlığın yıkılmasına, savaşın gidişatının değişmesine ve tabii
Sovyet rejiminin ortaya çıkmasına ve 20.yüzyılı farklı bir dünyada yaşamamıza
yol açtığını kısaca belirtelim. Bu gelişmelerin istiklal savaşımız sürecine yaptığı
etkileri de hatırlamalıyız.
Nihayet, hassas ürünlerinin önemini kavramamız için, Rusya-Ukrayna
savaşına gerek olmadığını da bir kez daha vurgulamalıyım.
10. KRONİK DÖVİZ AÇIĞI SORUNU
Son yıllarda başta buğday ve ayçiçeği gibi bazı ürünlerin üretimi yeterli
olmadığından, giderek artan bir şekilde bu ürünlerdeki açığımızı her yıl ithalat
yaparak kapatıyoruz. Gıda güvenliğini sağlamak için yapılacak çalışmalarda,
ülkenin kısıtlı döviz durumu da dikkate alınmalı ve özellikle hangi ürünlerin
üretiminin öncelikli olarak desteklenmesi gerektiği saptanmalıdır. Tarım
destekleri ve Tarım ürünleri dış ticareti bölümlerinde bu husus ayrıntılı olarak
incelenecektir.
Ekonomimizin en büyük sorunu yıllardır devam eden kronik döviz açığıdır.
Açık, döviz fiyatlarının yükselmesine neden olmakta ve bu durum
ekonomimizin tümünü etkilediğinden, fiyat istikrarsızlığı ile birlikte tarım
girdisi fiyatları da artmaktadır. Öte yandan, pahalı, her durumda bazı
girdilerin KDV/ÖTV’sinin indirilerek, plansız bir şekilde, şu veya bu ürüne
destek verilerek ve çoğu zaman yetersiz krediler verilerek veya bınların
yapılmasını isteyerek, üretim artışı sağlanamıyacağını düşünüyorum. Kaldı ki,
normal olarak yeterli girdi temin edilmesi amacıyla sağlanan pahalı kredilerin,
çoğu zaman zorunluluktan, borç ödeme, icradan kurtulma gibi amaç dışı acil
ihtiyaçların giderilmesinde kullanıldığı sık sık ifade ediliyor. Bu durumda
üretim artışı sağlamanın mümkün olamıyacağı açıktır. Başka bazı uygulamalar
da üretim açığını kapatmamıza yardımcı olamıyor.
Diğer taraftan tarım ürünleri ithalatına harcanan dövizin fazla olmadığı ileri
sürülebilir. Sözkonusu ithalatın her yıl giderek artıyor olması bir yana,
konunun farklı açılardan önemini belirtmiştik.
Bu yazıda, görece olarak küçük de olsa, imkân olan her alanda bir şeyler
yapmanın önemine bir kez daha dikkat çekmek istedim. Küçük gözüken ve
hatta küçümsenen konuların ihmal edilmemesi, hassas ve önemli ürünler bir
yana, Çin’den sarımsak ithaline de ihtiyaç duyulmayacak bir üretim
planlaması yapılması gerektiğinin altını çizelim ve az çok demeden, mümkün
olan her alanda döviz tasarrufu sağlamanın önemini belirtelim. Bu konuda
atılacak her adımın çiftçimizin gelirini arttıracağını da unutmayalım.
11. TÜRKİYE’NİN TARIM ÜRÜNLERİ TİCARETİ
Dünya tarım ürünleri ticareti son yıllarda artış gösterse de, 2020 yılında
pandemi nedeniyle genel ticaret hacmiyle birlikte tarım ürünleri ticaretinde
de düşüş yaşanmış, 2021 yılında ticaret hacmi tekrar artmaya başlamıştır.
Türkiye’nin, 2021 / 2020 yılları genel ve tarım ürünleri ticaretine ilişkin veriler:
Dış ticaret hacmi; 2021 : 496,7/ 2020 : 399,2 myd. Fark +97,5 myd.
İthalat: 271,4 / 219,5 myd ; fark: + 51,9 myd.
İhracat: 225,3 / 169,6 myd ; fark + 54,8 myd.
Dış ticaret dengesi 2021: – 46,1 / 2020: – 49,8 ; fark : – 3,7 myd.
Tarım ürünü ticaret hacmi: 41,8 myd / 36,4 myd; Fark : + 5,4 myd.
İthalat: 17,8 myd.( toplam içinde payı %6,56)/ 13,1 myd. ; fark : + 4,7 myd.
İhracat: 24,9 myd.( toplam içinde payı % 9,2) / 23,4 myd ; Fark : + 1,5 myd.
Genel ticaretimizdeki açığın aksine, tarım ürünleri ticaretimiz, 2020 de 10,3
myd. fazla verirken, sözkonusu fazla 2021’de 7,1 myd’a inmiştir.
2021’de buğday ithalatına 2,69 myd. (2020’ye göre+360 milyon),
arpa ithaline 669 milyon d. ( 2020’ye göre + 500 md.) ödedik.
2021’de, buğday ve arpa dışında başlıca ithal kalemleri:
yağlı tohumlar (2,6 myd), gıda sanayi artıkları ve hayvan yemleri (2,1 myd),
hayvansal ve bitkisel yağlar (1,6 myd) ve pamuk (3,7 myd.)
Diğer tarım ürünü ithalat kalemlerimiz arasında, kuru meyveler (913 milyon
dolar-md.), sebzeler (630 md.), tütün ve sigara (665 md.), kakao ve çukulata
(709 md.), içkiler (566 md.), canlı hayvanlar (447 md.) ve küspe (417m), gibi
ürünler dikkat çekiyor.
Gerekli tedbirler alınmaz ve ciddi bir üretim planlaması yapılmaz ve plana
uygun destek sağlanmaz ise, sözkonusu ürünlerde üretim açığımızın daha da
büyümesi ve buna bağlı olarak ithalatımızın da artması sürpriz olmayacaktır.
Bu konuya her fırsatta değinmekteyim.
İhracatımızda ise, en başta bitkisel ürünler, fındık, meyve, sebze, su ürünleri
(ağaç ve orman ürünleri (5.566 myd) öne çıkıyor.
Türk tarım ürünlerinin dünya tarım ürünleri ihracatındaki payı % 1,3, ithalatta
ise % 0,7 civarındadır.
Bir çok ülkeye nazaran daha fazla tüketim yapıyor olmamıza rağmen, uygun
bir coğrafyada, geleneksel bir tarım ülkesi olan Türkiye için bu rakamların pek
de parlak olmadığını söyleyebiliriz.
Türkiye’nin bazı hassas ürünlerde kendine yeterli olmaması ve ithalat yapmak
zorunda kalınmasının nedenlerine kısaca değinelim. 2014 -2000 arasında 6
yıllık sürede ekilebilir araziler 4 milyon hektara (mh.) yakın azalmıştır (buğday
1 mh, diğer tarla bitkileri 2,4 mh, nadas’a bırakılan 0,6 mh). Bu durum
yaklaşık % 18 kadar bir üretim kaybına neden olmaktadır. Bu büyük bir
kayıptır..
Özellikle buğday, ayçiçeği, pamuk gibi ürünlerde ithal ihtiyacının başlıca ekim
alanlarının azalmasından ve daha az girdi kullanılmasından kaynaklandığını
tekrar belirtelim. Gerçekten çiftçi, girdi fiyatlarındaki artışa (gübre, ilaç, yakıt,
su vs.) karşın ürününü uygun fiyatla satamıyacağını düşünüyor ve zarar
etmemek amacıyla, ya arazisinin bir bölümünü ekmiyor veya ekse de, yeterli
gübre vs. kullanmadığı için verimlilik düşüyor ve ülkenin toplam üretimi de
yetersiz kalıyor.
Kısa sürede radikal tedbirler alınmaz ise, tarım ürünü açığımız ve ithal
ihtiyacımız artarak devam edecektir. Bu arada, diğer bazı doğal olayların yanı
sıra, Rusya- Ukrayna çatışması gibi siyasi gelişmeler nedeniyle, fiyatlar artacak
ve kıt döviz kaynaklarımızı her yıl daha artan miktarda tarım ürünlerine
harcayacağız. Bu arada, pahalı ithal ürünlerin yol açacağı ekonomik ve sosyal
konular da sorunlara eklenecektir.
*****
İkinci Bölümün sonu. 3. ve son Bölümde, Türkiye’de tarımsal destekler,
Türkiye temel ürünlerde neden kendine yetemiyor, yeni bir destek tasarımı ve
sürdürülebilir tarım için 200 milyar TL ön finansman desteği, konuları
incelenecektir.
